eve doğru gelirken karla kaplı kaldırıma uzanmış bir genç, başında telefona sarılmış arkadaşı. yanına koştuk. bir sorun var mı dedik. gencin ağzından köpük çıkıyordu. yok abi, dedi sarası var. telefonda birilerini çağırıyordu, yine hastalandı diye. bir şey yapamadık. dünya ile bir süreliğine irtibatı kesiliyor ve geri dönüyor. arkadaşım bu bir uyarıydı bize diyor. ne için diyorum. şükretmemiz için….
bir şiir daha getir.
Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile çay, şair, şiir on Şubat 3, 2010 by ruzigardün bir dostumla oturuyorum. dostum dediğim kişi aslında öğrencim. öğrenci öğretmen resmiyetinden sıyrıldık ve dost olduk. sene 2003′te. öğretmenliğimin ikinci yılı. öğrencim ( aziz ve değerli kardeşim) okumayı seven şiir müptelası birisiydi. elimden geldiğince yol gösterdim. çok şükür şimdi güzel şeyler yazıyor, iyi şiirlere imza atıyor, dergilerde görünüyor.
….
dün bir dostumla oturuyordum. şiirden hikayeden romandan siyasetten konuşuyoruz. kızıyoruz, atıp tutuyoruz. değerlendiriyoruz, beğeniyoruz nefret ediyoruz. bir yandan çaylar geliyor. fayraptan, karagözden dergahtan,kitaplıktan, yediiklimden bahsediyoruz. cioran, ismet özel, karakoç, herman hesse okuyoruz. konuşuyoruz. susuyoruz.
****
dün bir dostumla oturuyordum. dostum çayını tazeletmek istedi garsona. ve ne dedi biliyor musunuz:
- bana bir şiir daha getir.
güldüm, güldüm. bilesin dedim, bu anımız blogta yer alacak. ve yerini aldı.
şair işte çaya da şiir gibi bakıyor hayata da.
eyvallah…
altı kağıt
Posted in Kategorilenmemiş on Şubat 3, 2010 by ruzigarbunalım bir insan değilim. fakat içimdeki hüzün yüzüme yansır. yaşamın bize verilen büyük bir nimet olduğunu biliyorum. ama nimeti hakkıyla değerlendiremediğim için mutsuzum. huzursuzum. buraya yansıyanlar sırf bu huzursuzluğun eseri. huzursuzluk iyi bir şey mi. insanı düşündürür, arayışa sürükletir, bulamazsın ve yarım kalan bir şeyler olur ve arayış devam eder. huzurlular ne yapar acaba. nasıl bir dünyaları vardır bilmiyorum. benim durumumda olan yüzlerce binlerce insan vardır elbette. blogcu arkadaşların çoğunu da huzursuz bulurum. o yüzdendir ki bir yakınlık kurabiliyor bir dostluk oluşabiliyor. aynı dili konuştuğumuzu düşünüyorum. öyleleri var ki yaşam tarzlarımız bile farklı. yazıyorum. yazmalıyım. huzursuzluk bana huzur getir.
*****
yeğenlerim bizdeydi. üçü okula gidiyor canlarım benim. dördüncüsü dünyalar güzeli tatlı prensesim. dün birlikte oyun oynuyorlar. kelime söylüyorlar son harften yola çıkarak kelime üretiyorlar. harika dedim. mehmet diyor birisi diğeri tren diyor diğeri nuh diyor peygamber demiyor
sonra fıkra anlatmaya başladılar. küçükken bizim anlattığımız fıkralar bunlar dedim. demek çocukluk fıkraları değişmiyor zamana ve mekana göre. nasrettin hoca pazarda gezerken satıcı “altı kaat altı kaat” diyerekten ayakkabı satıyormuş. hoca ooo çok ucuzmuş diyerek gitmiş almış ayakkabıyı. ayakkabıyı giydiğinde suya basmış ve ayakkabı su geçirmiş. bir bakmış ayakkabının altı kağıt. gitmiş satıcıya şikayet etmiş. satıcı ben bas bas bağırıyordum “altı kaat altı kaat” diye. almayaydın demiş. hoca çıkmış gelmiş evine.(ve bizimkiler gülüyoor)
bir imkan olarak güreş…
Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile güreş müsabakaları, güreş sporu, imkan on Ocak 23, 2010 by ruzigarson dönemlerde okuduğum yazılarda sıkça karşıma çıkan bir kelime var: imkan.
şiirin imkanı, dilin imkanları, edebiyatın imkanı, bir imkan olarak imge falan filan. tanıtımlarda eleştirilerde ne çok kullanılıyor bu kelime böyle: İMKAN…
benim farketmediğim bir şey mi var yoksa yeni popüler sözcük imkan mı. zamanla çözeceğimi imkanlarım el verdikçe çözeceğimi ümit ediyorum.
*****
bir öğrencim vardı 7. sınıfta. şimdi lise bire gidiyor. babası durumunu sormaya gelmişti. benim çok sevdiğim bir öğrencimdi. mutlaka okuması gerektiğini sözel zekasının güçlü olduğunu ve derslerindeki durumunu anlattım anlattım. en son velimiz, oğlumu liseden sonra okutmayacağım, o yüzden öyle fen lisesi, anadolu lisesi falan düşünmüyorum, dershaneye de göndermeyeceğim, dedi. zannetti ki ben öğrenciyi gelecek sene için dershaneye bağlamaya çalışıyorum. niçin okutmayacağını sorduğumda, oğlum güreşçi olacak, demesin mi. meğer öğrencim güreşiyormuş. iyi de hem okusun hem de sporunu yapsın dedim. ama adam kafaya koymuş. şaşırdım, biraz itici buldum düşüncesini garipsedim. bu zamanda böyle veli olur mu gibilerinden. yani öğretmen düşüncesi işte. hep okusun okusun gibilerinden. veli neden haklı olmasın ki…
birkaç gün önce aldığım haberde öğrencim, türkiye şampiyonluğu için müsabakalara katılacakmış. bugün de msn de karşılaştık. hocam dua edin benim için dedi. bir güreşçi için nasıl dua edilir diye düşündüm:
sırtın yere gelmez inşallah, dedim. hadi hayırlısı.
üşenmeden yazdım. sanki çok önemli bir olay….
unutma
Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile ömer erdem on Ocak 18, 2010 by ruzigar
Ayrıca aşk her inkardan güzeldir unutma
Aşk insanın insanda bulduğu yalnızlık değildir asla
Korkma bırak ruhunu suskunluğundaki suya
(şiir: ömer erdem
foto: 2megapiksel
yaralanan: ruzigar)
havadan sudan
Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile aprulbeşi, erbain, gücük, karakış, kocakarı soğukları, zemheri on Ocak 16, 2010 by ruzigarKarakış (11–12 Aralık): On gündür. Genelde yağışlı geçer. Don görülebilir.
Gündönümü (21–22 Aralık): Gündönümü fırtınası eser. Anormal yağışlar görülebilir.
Erbain (21–22 Aralık – 31 Ocak): Kırk gün anlamına gelir. Halk arasında Zemheri diye bilinir. Kışın en sert zamanı olduğundan karakış diye de anılır. Esen sert rüzgârlar da Erbain veya Zemheri fırtınası olarak da anılır.
Hamsin ( 1 Şubat – 21 Mart): Erbainden sonra gelen elli günlük devreye denir. Nevruzda biter. Bitimiyle kış da bitmiş sayılır.
Cemreler (19 Şubat – 7 Mart):
Arapça ateş anlamına gelir. Cemreler yağışlı geçerse yıl yağışlı olacak demektir. Birer hafta ara ile üç cemre düşer.
Bunlar sırasıyla:
Birinci Cemre (20–21 Şubat): Havaya düşer, havalar ısınır.
İkinci Cemre (27–28 Şubat): Suya düşer, sular ısınır.
Üçüncü Cemre (6-7 Mart): Toprağa düşer toprak ısınır.
kocaman bir yara
Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile borges, Edebiyat ortamı dergisi, günce, günlük, hasan bülent kahraman, kayıp hayaller kitabı, suskunlar, varlık dergisi on Ocak 13, 2010 by ruzigararkadaşlarımla sohbetlerimde belki ve kimbilir kelimesini sıkça kullanıyorum nedense. kimlilir, belki…. bir belirsizliği mi vurgulamaya çalışıyorum, çelişkiyi mi yoksa anlatamama durumunu mu. ortada bir gerçek var. ve bu gerçeği “belki, kimbilir” kavramları ile geçiştirmeye mi çalışıyorum. yine bilmiyorum. “suskunlar” romanı nasıl bitiyor biliyor musunuz:
“belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu.”
*****
varlık dergisi’de, hasan bülent kahraman günlüklerini yayımlıyor. üşenmeden okudum ocak sayısındaki güncesini. newyork günlükleri tutmuş yazar. anattıkları, yazdıkları bana çok yabancı şeyler. gittiği kafeler, tattığı içkiler, kahvaltıları ve birçok düşüncesi… tek hayran olduğum taraf üşenmeden yazdığı günlükleri. ayrıntıları ne güzel işlemiş. ve üşenmeden sayfalarca yazmış. benim özlediğim bir durum olduğu için hayran kaldım ne yalan söyleyeyim.
*****
edebiyat ortamı 12. sayısına ulaştı. şiir adına pek iç açıcı olduğunu söyleyemem. her dergiden alacağım çok şey oluyor yine de. güzel bir söyleşi, hikaye, bir fotoğraf bir kitap tanıtımı. mesela mustafa mestur’u edebiyat ortamı sayesinde keşfettim. edebiyat ortamı bu sayısının sayfalarını borges’in bir cümlesiyle açmış:
“dil kütüphanelerden gelmedi; o tarlalardan, denizden, nehirden, geceden, şafaktan geldi.” kelimeyle müthiş diyeceğim.
*****
demek üçüncü sınıfları okutuyorsun. sınıfın ne güzel öyle. rengarenk. mevsimleri gösteren pano. çanakkele geçilmez yazısı ve çocuklara öğüt veren yazılar: öfkene hakim ol. empati kur. mutlu ol. (tavsiyelerine okuttuğun çocuklar gibi uyacağım söz. çünkü fotoğrafını görünce bende çocuklaştım şimdi. hay allah.)
yüzünde bir yorgunluk gördüm. gülümseme eksik olmazdı yüzünde. demek karadeniz havası soluyorsun egeden sonra. istanbul havasını solumak bile güzeldi seninle. çok güzeldi hemde. çocukların cıvıl cıvıl. çok sevimliler allahım. sınıf öğretmenliği yakışmış sana. ben yapamazdım diye düşünüyorum sınıf öğretmenliğini. çocuklarla uğraşmak sabır işidir. gerçi büyüklerle uğraşmakta öyle ama. mili eğitimde olsaydım lise öğretmeni olurdum diye düşünüyorum. hep düşünüyorum işte. (bitirelememiş öykümden bir pasaj….)
*****
dost diye bildiğim birisini yazacağım uzun uzun. okuduklarımızın bize yarar sağladığını düşündüğüm dost diye birisini yazacağım. oysa okuduklarımız ona yarar sağlamış çok şey katmış belli. üretiyor habire. dergi çıkarıyor, dergilerde yazıyor. sıkça görüyorum ismini. maşallah. peki bana ne kattı okuduklarımız… ne mi kattı. kocaman bir YARA.. kattı mı peh. kocaman bir yara açtı şuramda. sızlayıp duruyor.
*****
oturup düşünmeden yazdım. hep böyle yapayım kurgulamadan. daha iyi oluyor. üç hürelden sana değmezi dinleyeyim. yan odada babam çay içiyor. bir bardakta kendime alayım. dışarıya bakayım havanın durumuna. sabah kalktığımda her taraf bembeyaz olsa diye düşleyeyim tekrar. yatmadan önce hasan ali toptaş’ın kayıp hayaller kitabından bir bölüm okuyayım. kayıp hayallerimin peşine düşeyim rüyalarımda.




