Feed on
Yazılar
Yorumlar

düş/ilhami çiçek

tanda gül yağmuru gökçül karmaşa
oylum oylum büyüyen izdüşümler çemberi
ay bölündü ezgilerde upuzun
bir dağ bir dağı çağırdı besbelli

ıssız patikaların yalnız izcisi
gün çözülürken ırmağın gölgesinde
çık gel düşümüzü hayra yorumla
gel de ürküt kuşlarımızı sevgili
çıplak bayırlarımızda korku yanlışlık
kaynar ölüm saçan su çizgileri

sen sevgilisin kuşları ürkütebilirsin

yazgımı yaza yaza..

kaderimin peşindeyim, kaderim benim peşimde…

içimde yarım kalan, bitiremediğim bir öykü var..

korkuyorum bitsin istiyorum. bitsin ki

yeni bir öyküye başlayayım.

hep bir öykünün peşinde olacağız aslında.

öyküler bitmeyecek,

öyküm bitmeyecek.

kaderime gidiyorum.

döneceğim geri…

bu şarkıyı mırıldanıyor olacağım yolda: A vava Inouva

şarkı için suny’ye teşekkür ederim.

bir kafa vuruşu nihat’tan

top kaderin elinden

sahra dikeni tohumu gibi

salına salına

semih’in önüne iniyor

semih sağ ayağıyla topa basarken

rüyalardaki ağır çekimde

dönüp yusuf’a bakıyor

kampın öteki ucundan

kasidelerdeki

o hafif rüzgâr

ümmü gülsüm’le esip geçiyor

dolunayın ışıltısı mı

senin yüzünü hatırlattı bana

yoksa senin yüzünün hatırası mı

her zamankinden daha

ışıltılı gösterdi

dolunayı da

dolunayın altındaki

dünyayı da bana

yüreğimiz ağzımızda

yüreğimiz top gibi uzağımızda

yüreğimiz viyanaların orda

bilmem hangi statta

ve yüreğimizle yanak yanağa

dolunay parlaklığında

semih’in yüzü

semih topu sürüyor

topu sürüyor

topu sürüyor

kaleye kırk adım kala

bir aslanınki gibi

alev alıyor adaleleri

ama yüzü su olup akıyor

su olup akıyor su olup akıyor

ve suyun üstünde

milyonlarca top

milyonlarca top

ağları havalandıran

hepsi yusufun golleri

hepsi yusufun golleri

hepsi yusufun golleri

bugün yusufu

kuyudan çıkardı kervancılar

bu akşam yusufun babası

şükür yine sağ döndü kampa

bu akşam yusufun babası

gülerek girdi

çadırın kapısından içeri

kucağında bir kavun

iki somunla

Cahit Koytak / 22 Haziran 2008

pencereme konan sabah hüznü

sabah kalkmışım, yüzümü yıkamışım, perdeleri hafif aralamışım, yüzümde uykunun izleri, gözlerimde uzaklara takılan bir bakış… uzun uzun dalmışım. sokakta bir sabah serinliği ve sessizliği, şarkıya dalmışım…

kalk geç karşıma..

….

ben sensiz yanan bir ateştim

söndüm zamanla…

…..

dalmışım şarkıya

pencereme konan bir pinhani hüznü.

ŞAŞAKALANLARA GÖZ DEĞMEZ

A benim bahtı yârim/Padişah tahtı yârim
Yüzünde göz izi var/Sana kim bahtı yârim

Eşyaya, varlığa, kaleme ve söze iz koymak… Neyin izini?

Gözün izini…

Göz, bakmak ve görmek arasında gidip gelir.

İnsan, şaşmak, şaşırmak, şaşakalmak durumlarından hangisini seçmeli? Seçim yapmak için seçmen olmak lazım. Seçmen olmanın da şartları vardır. Birini seçtim diye durmak, ileri gitmemek, yerinde saymakta, seçmenin yapacağı iş değildir.

Önce, kâbusla başlıyor sözüne Dücane Cündioğlu. Etraftaki insanların başıboşluğunu mutluluk ve huzur gibi gösteren bir bakış var, yazara sunulan. Onlar okumuyor, düşünmüyor, sorgulamıyor. Bu durum mutluluğun işareti sanki… Peki, yazar ve rüyasındaki arkadaşı ne yapıyor: düşünüyorlar, sorguluyorlar, hakikatin ve irfanın peşine düşüyorlar. Bilginin izini sürüyorlar. Bilginin izini sürmek onlara mutluluk vermiyor. Tam tersine, huzursuzluk ve hüzün veriyor. Bilmek, farkına varmak acı veriyor.

“bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda”
mısrası dilime takılıyor. Sanki Dücane Cündioğlu bu mısranın peşine takılan bir seyyah olmuşta, gözüne değen izleri bize gösteriyor. Bilmek niye ürkütür insanı, sorumluluk verdiğinden dolayı mı? Yağmur nedir? Bilgi midir? Yara nedir? Bilginin, irfanın açtığı sonsuz duygu… Çocuk kimdir? Bilginin bilincine erişen saf bakış.

Peki, kâbus nasıl bitiyor. Yazar da o mutlu(!) halkın arasına girmek için yerinden kalkmaya yelteniyor ama bir el yazarı omzuna basıp yerine oturtuyor. O el kimin eli? Yazar da göremiyor. Fakat tahmin ettiğimiz, görmesek de hissettiğimiz o el, tefekkürü, ilmi, irfanı, erdemi bize yol gösterici olarak sunan el.

Bilgi bu dünyada bizi huzursuz edecek belki de. Olsun. Şaşakalan insan durumunu yani hayretini bilinçli kabul etmiştir. Huzursuzluk gibi görünse de mutluluk şaşkınlığın ve huzursuzluğun içinde galiba.

“…dalmadıkça düşünür, şaşakalmadıkça sanatçı olunamaz. Siyaset ve ticaretin tam da aksine, düşüncenin sermayesi dalgınlık, sanatın sermayesi ise şaşkınlıktır”. Sayfa/12

faulkner amca ne demiş…

“Öldükten sonra dirilirsem” demişti Faulkner bir kere: “Dünyaya bir tembel çaylak olarak gelmek isterim. Kimse nefret etmez ondan, kimse kıskanmaz; ne bir isteyeni vardır, ne arayıp soranı; hiçbir vakit tedirgin edilmez, tehlikeye düşmez:. Canının istediğini yer, yaşar.”

mahfil/21′den…

aytmatovum

İlk okuduğum kitabı Elveda Gülsarı’ydı. 1997 yılında ise bütün kitaplarını okumuştum. dişi kurdun rüyaları, beyaz gemi, gün olur asra bedel ve diğerleri…  Kassandra Damgası’nı bitirememiştim. beğenmemiştim galiba… cemile öyküsünü ise hala unutamam… dünyanın en güzel aşk öykülerinden birisiydi benim gözümde… bugün ölüm haberini okuduğumda içim sızladı. bir yıldızım daha kaydı…  bazan aklımdan geçmiyor değil… bütün kitaplarını bir daha mı okusam.. aksam mı bozkıra…Allah rahmet eylesin…

****

anlat nazarım

üniversiteli yıllarımda bir tarihi roman furyası başlamıştı… ağırlıklı olarak çeviri romanlar… amin maolaf romanları, ramsesler, alamut kalesi, safiye sultanlar gibi… amin maolaf dışında hiçbirini okumadım. şükür ki amin maolaf havasını erken atlatıp bir daha bulaşmamıştım tarihi romanlara… fakat içlerinden yerli bir isim çok dikkati mi çekmişti… reha çamuroğlu… om yayınları ismail adında bir roman çıkarmıştı… tabii hem tarih eğitimi alıyorum hem de tarihi roman furyası alabildiğine artıyor… ismaile de uzak durmuştum doğal olarak… aradan kaç sene geçti 7-8 sene geçti galiba. ismaili yeni okudum. o dönemlerde iyi ki okumamışım diyorum kendi kendime… daha sağlıklı ve zevkle okudum şimdi… üstüne bir de son yeniçeriyi ekleyince tarihin tadına doyamadım. ismaile safevi gözüyle baktım. son yeniçeriyi de bektaşi ocağına girmiş gibi okudum. eyvallah erenler dedim. tabii roman kurgusu, edebi bir hava, ne kadar objektif gibi kısımların tartışmasına girmiyorum. reha çamuroğlu okunmalı…

Kapı/Zafer Ekin KARABAY

rezenin sessizliği bozması anımsattı
telvenin fincana çizdiği aşkı

kim gitse kapı aynı sesi çıkarmazdı
dedi, kalbimdeki bekar evi temizliği:

hem çıkarsa da kim duyacaktı
bir gıcırtının “bekle beni” demesini

Zafer Ekin KARABAY
……..

www.izdiham.com

Eski Gönderiler »