su kadar duru aslında anlatamadığın.

Posted in Kategorilenmemiş on Kasım 10, 2009 by ruzigar

eski türk filmlerindeki lirik erkek karakterleri gibisin. yok benzetemedim… neyse boşver…

sen kimsin ki.. kim. baştan beri biliyordun aslında.

ama umut etmiştin hayal etmiştin.

neden olmasınlar. buyursunlar. olsunlar…

herşey çekiliyor senden.. bir bir dökülüyor elindeki çiçekler… mevsimler içine çekiliyor… sen üşüyorsun… sadece üşüyorsun… yalnız kalacaksın. unutacak seni. bak göreceksin. sana nostalji gözüyle bakacak. ve arayıp sormayacak bile. ne yaptın böyle… sen dinleyeceksin dinleyeceksin dinleyeceksin. bir kere de ben anlatayım dediğinde kimseyi bulamayacaksın. acıyı hak ettin diyeceksin kendine.

tabii öyle aniden uyanacaksın. mutfağa koşup bir bardak su içeceksin. saate bakacaksın. hala gece. ne olurdu sanki. güneş hemen yetişsede aydınlatsa şehri diyeceksin her gün… uzun gecelere tahammül edemeyeceksin. parmak uçlarına giren ağrılarla taşıyacaksın bu yükü. kas seğirmelerin hiç geçmeyecek. geçmeyecek içine düşen bu ukde… artık şarkılarda alacaksın soluğu… sözsüz müziklerde… içini sen dolduracaksın… arabesk değil bu diyeceksin… değil bu anlatamadığım diyeceksin. bekleyeceksin… bekleyeceksin bekleyeceksin…

beklemek yarım kalmış bir bardak su…

bekleyeceksin kalanını ikram etmek için.

su kadar duru aslında anlatamadığın.

fazla bir şey söylemek isterim sana

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile on Kasım 8, 2009 by ruzigar

 

yağmurdan fazla bir şey bu gece

yağan üzerimize
şimşekten fazla bir şey,
saçma sapan bir kâğıt oyunundaki hileden fazla.
ceplerimizin
hiçbiri dolu değil altınla,
kimse gelin çiçeğini yakalayamamış…
kuru bir veda sözcüğünden 
fazla bir şey söylemek isterim sana
dökük kalbine sıkıştırılmış sıkıntıdan fazla.

 

 

önce özetler…

Posted in Kategorilenmemiş on Kasım 4, 2009 by ruzigar

evden çıktığımda, koltuk döşemecisinin önüne geldiğimde, sigara yaktığımı fark ettim. sigaramı yakmadan önce arkama baktığımı araba yerinde mi değil mi babam işe gitmiş mi gitmemiş mi… şu ana kadar hiç yakalanmadım, yakalanmakta istemiyorum babama… eğer ağzımda beni sigarayla  görürse yerin dibine geçeceğimi biliyorum utancımdan… ben babamı çok seviyorum… yüzüne diyemiyorum… taşralı bir gencin içinde çağlayan suları babalar pek fark etmez.. taşralı babalarda içlerindeki o duru sevgiyi pek fark ettirmez… suskunlukla herşey anlatılır ve çok şükür deriz susunca… içimizdeki herşeyi anlatırız.

bir keresinde anneme yakalanmıştım da bana küsmüştü…  sen içmemeliydin demişti içmemeliydin… anne diyemedim anneciğim, biliyorum içmemeliydim ama niçin başladım niye başladım bilmiyorum. ama söz bırakacağım demiştim de sözümü yerine hala getiremedim. kardeşim, annemin yanında sigara içiyor ve ben utandığım için içmiyorum. iyi ki de içmiyorum.

hep aynı yerde sigaramı söndürdüğümü fark ettim. büyük oteli geçtikten sonra caddedeki ilk küllükte söndürdüğümü fark ettim…

dershanedeykende hep üçüncü teneffüs arası sigaraya indiğimi fark ettim. 5. kattan asansörle iniyorum, neyse ki asansör var… kışın dışarı çıkmakta sorun olacak… ah! tütün…

aslında ben bu satırları yazmayı düşünmüyordum, yazdım ama. e kalsın o zaman…

****

müdür canımı sıkıyor. tijen hanım (kaynanalar dizisinden bir karakter) gibi bir karısı var. onun korkusuyla sigarayı bırakmış bana da bırakmalısın muhabbeti yapıyor. sigara içmeyenlerin içenlere karşı, bırak, zararlı gibi uyarılarından nefret ediyorum…

*****

bugün akşam saat beşte savaşı kazanmış bir kumandan edasıyla çıktım dershaneden. haklıydım hakka tapıyordum… alınterine inanıyordum. osman konuk’un penyelere inandığı gibi. şunu da anladım ki çalıştığım kurumda son senem olacak gibi görünüyor o tartşımadan sonra. şubattan itibaren iş aramam gerekecek. rabbim bunları düşündürmeden atanmam için bana yardımcı olursa ne güzel olur…

özel sektör canbazlarından kurtulur, ipte yürümek gibi bir marifetim olmaz. dershanede çalışmak böyle bişi galiba. sirk gibi… ipte yürüyeceksin, şov yapacaksın, eğlendireceksin, acılarını içine atan palyaçolar gibi. bir dershaneci okuyor mu acaba satırlarımı…

UYARI: bu durumun sigarayla hiç bir bağlantısı yoktur… çook farklı şeyler çoook…

bugün kendimi cengizhan, alparslan, attila, fatih, selahaddin gibi hissettim.

*****

bugün kendime selpak mendil aldım.

eve gelirken devamlı film kiraladığım dükkana uğradım. bir film sordum. bilemediler… tek tek karıştırdım, bulamadım filmi… filmin adı:  “benim için üzülme”

filmin şarkısını onlarca kez dinledim… izlerim herhalde …

selpakı niye mi aldım. ağlarım belki dedim.

hı hı ben çok duygusalım. gelecek sefere duygusallık üzerine yazayım bir şeyler… yazarım herhalde…

dükkandan boş çıkmayayım dedim… mommo/kızkardeşim isminde bir film aldım. izleyemedim. kopyaladım…

bab’aziz diye bir filmi de bulmam lazım. bulursam izlerim herhalde…

*****

açık mektubuma cevap geldi… burda paylaşmak istedim ama izin alamadım. kimden (kendimden)

ikincisini yazıyorum. fazla sürmez bitiririm herhalde…

*****

ne diyecektim ben,

sevgili dostoyevski ben seni de çok seviyorum… ne demiştin bir keresinde kulağıma fısıldamıştın hani… hani ben yolculuklar yapardım haydarpaşa’ya doğru… hani yağmur eşlik ederdi ne fısıldamıştın. uyku ile uyanıklık arası:

insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir. muhteşem hatalar yapıyorum. arşivliyorum. sıkıştırılmış dosyalar yapıyorum kendime. koleksiyon yapıyorum hatalarımdan…

dostluk hataları: en çokta bu koleksiyon yaralıyor beni biliyor musun…

aşk hataları: zaten aşkın kendisi hata…(şükür ki koleksiyon birkaç platonik gençlik hatası olarak duruyo)

hayal hataları

yazım hataları

canım yanıyor hataları

yaprak testi hataları

sanal hataları(m)

yalan söyleyen ruzigar utansın diyorum. offline oluyorum içime çekilerek.

 pencerimin camına yağmur damlaları vuruyor.

 bir bakayım ne istiyorlar yine benden…

 

 

bilmiyorum ki, bilmiyorum ki…

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile on Kasım 3, 2009 by ruzigar

(002)kar düştü. bugün izin günümdü. erken kalkıp ders çalışayım dedim. saat dokuz gibi uyandım. annem kahvaltı hazırlamıştı. pazartesi günlerinin en güzel tarafı tadına vara vara yaptığım kahvaltılar… uzattıkça uzatasım gelir kahvaltıları.

uyandığımda ilk perdeleri açarım. birde ne göreyim. lapa lapa kar yağıyor… yok ben uyanmadım hala rüyadayım dedim önce… lan oğlum ne rüyası yağıyor işte yağıyor… yağmur kara dönüşmüş ruzigar hâra dönüşmüş…

yağan karı izleye izleye yaptım kahvaltımı… ama şaşkınlıkta yok değil. kasımın ilk günleri ve kar erken düştü… nasip…

********

annemi hastaneye götürdüm. oldum olası hastaneleri sevmem. hastanenin içindeki koku kötü eder beni… ilaç kokusu, hasta kokusu (nasıl bişise), hastanenin yemekhanesinden gelen yemek kokusu… işte kötü eder beni…

********

ne olacak dünyanın hali… korkuyla yaşıyoruz, iyice panikledik, elimiz ayağımız birbirine dolaşmaya başladı. kuş gribi çıktı ilkin, yazları kene vakası şimdi de domuz gribi… yeni yeni şeyler çıkıyor. felaket tellalları çoğalıyor habire… tabiat dengesini kaybetti, genleriyle oynuyoruz dünyanın ve bozuluyor gittikçe… her şey ama her şey bozuluyor… çünkü insan bozuldu.

*******

bir devasız derde düştüm

ah ki lokman bihaber

                 niyazi mısri

*********

 amaan biliyor musun aslında yazdıklarımı hiç ama hiç beğenmiyorum… bilmiyorum ki… bilmiyorum ki… bilmiyorum ki…

umutlu olmak gibi bir şey

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , on Ekim 29, 2009 by ruzigar

picture_00502

cahit zarifoğlu

kpss’ye çalışırken de çıkacakmışsın karşıma

ne diyeyim

eyvallah

 can…

içim bir hoş oldu

umutlu olmak gibi bir şey…

hızırla kırk saat

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , on Ekim 27, 2009 by ruzigar

24102009(002)

öğrenciler: sbs ile iki saat

ben: hızırla kırk saat

çok mu konuşuyorum efendim

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , , , , , , , , , , on Ekim 23, 2009 by ruzigar

ruyafelsefe yapma

rüyadayken mi  gerçek hayatı yaşıyoruz yoksa uyanıkken mi rüyadayız. hangisi gerçek bilmiyorum ama ikisinin de çekilmeyen yönleri var sanırım… her ikisinin güzel yönleri de var…

o zaman değişen bişi yok. bir gün bize gerçeği gösterecekler…

fayt clap

yapmamalısın dedim kendi kendime. bir dahaki sefere uyarmalısın kendini. bir gün senin dışında birileri de fark ederse deli misin lan diyecekler sana.  gerçekten bir rahatsızlık varsa gerçekten nefret varsa ve gerçekten hoşlanmıyorsan öyle hayal dünyanda onları karşına alıp sinirlenmemelisin, kavga etmemelisin, tartışmamalısın.  gerçekten bu durumları yaşıyorsan hayal dünyanı aşıp çıkacaksın karşılarına söyleyeceksin… ancak beynindeki kendini yiyip bitirdiğin kavgayı bitirebilir ve rahatlayabilirsin…

- ya kanka neyden bahsediyorsun anlamıyorum seni?

- üstat bana kanka diye hitap etme olur mu? nedir öyle concon ağzı?

- ya kardeşim senlede hiç samimiyet kuramayacak mıyız.

- kanka samimiyetin mi göstergesi yoksa bayağılık ve yapmacıklığın mı

- içinden konuşuyo: (çattık ya yine başladı entel söylevine)

ya kimlerle kavga ediyorsun hayal dünyanda hocam… milletle alıp veremediğin nedir?

- ya ne bileyim. canımı sıkan insanlar var. onları karşıma alıp bir bir yüzlerine saymak istiyorum, küfretmek ve yaptıkları yanlışları, bana karşı tutumlarını, haksızlıkları saymak istiyorum. yapamıyorum. bende farkında olmadan sanki karşımdalarmış gibi kısa bir film gibi konuşuyor tartışıyorum onlarla. hatta o kısa filmin senaryosunuda yazıyorum. sence kısa film yarışmalarına girsem kazanır mıyım?

- kaç dakika sürüyor sendeki kısa film durumu?

-napcan lan, psikolojik çözümleme mi yapcan? şimdi ilaç milaçta önerirsin. pasiflora iyi gelir kavgalara. cipram cipralex hı hı?

- ya abi valla kırıcı oluyorsun. normal abi arada bir bendede oluyor. bir gıcık patronum var. bazen beni geç bırakıyor. herkes gidiyo saat 5 gibi. ben kalıyorum 6 buçuğa kadar. karşıma alıyorum patronu ağzıma geleni sayıyorum. sonra kendime gelip…

 -abi nereye gidiyorsun, dertleşiyorduk…

- gitmem lazım.

- adama bak ya gitti… nasıl birisin  anlayamadım gitti. ruzigar efendii ruzigar efendii nesin sen ha….

***********

150kitap-lık  dergisinin ekim sayısında aleksandır soljenitsin üstüne kısa bir yazı okudum. soljenitsin’in ismini çok duyuyordum ama okumamıştım. koministler sevmiyor kapitalistlerde liberallerde nefret ediyor. muhalif bir kalem. tutunamayan değil tutulamayan bir kalem. birde yaşam öyküsü çok etkileyici…

 

Soljenitsin

not: kitapları alınacak. 

***********

proustla yolculuğum devam ediyor. turgut uyar’ın korkulu ustalık ve bolca şiir…

 kimleri okuyorum:

celal fedai var, ali emre var, vural kaya var….

***********

alacakaranlikbugün 7. sınıflardan üç öğrencimle sohbet ettim. kısaca iletişim konusunu işledik. genel tekrar yaptık sonra muhabbet ettik. ebrar, şeval ve şeyma… hepsinin kendine özgü minik, bir o kadarda zengin dünyaları var… ebrar acaip vampir sevici. alacakaranlık tutkunu. filmi on üç kere izlemiş. seriden,yeni ay romanını hediye etcem ona. filmede birlikte gitcez…

şeval, şiiri çok seviyor. hangi şairleri seviyorsun dedim. tanımadığım bir kaç isim söyledi. evde dokuz on tane şiir kitabı var hocam, dedi. isimlerini öğren getir bakayım dedim. şeval’e; salih zengin’in , mevlana idris’in kitaplarından birde zarifoğlu’nun hikaye (masal) kitaplarından almayı düşünüyorum. yine düşüneyim başka neler verebilirim…

******

Üzerim ıslak koşan daha bir üşüyor yaşamın yalımından efendim

Dökülen dilimdendir uzun susmuşum çok mu konuşuyorum efendim

   celal fedai

sevgili günlük :)

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , on Ekim 20, 2009 by ruzigar

kayıp zamanın izinde

proustbu karar çok büyük, sabır isteyen bir o kadar da zor bir karar… bir sene içinde toplam yedi kitap okunacak… pür dikkat ve sakin bir kafayla. sonunu getirebilir miyim düşüncesini bile sildim kafamdan. marcel proust bu sene okunacak. 7 kitabı bu sene tamamladım. önce swannların tarafı… roza hakmen çevirisi. iki günde 80 sayfa okuduğuma göre… olacak diyorum başka bir şey demiyorum.  zordur okuması marcel proust’u. her babayiğidin harcı değildir. bakalım bu yiğitliği yapabilecek miyim. işte er meydanı. bitecek.

- ya manyak mısın. zorlanarak bir kitap okunur mu. öyle sabır gerektiriyorsa, okuması falan zorsa niye okuyorsun o zaman?

- An duygusunu tatmak, geçmiş zamana akışı öğrenmek, ayrıntının tadına varmak… seviyorum bu duyguları da o yüzden… üslubunu seviyorum proust’un… farkında olmadan, sıradan gibi gördüğümüz olayların nasıl da önemli olduğunu anlamak ve farkına varmak. bakmakla görmek arasındaki bilince erişmek…. bir kurabiyenin tadını hissetmek…

işte öyle…

sinsi ve mahçup bakış

üniversiteyi kazanan bazı öğrencilerim var ki irtibatı koparmamaya çalışıyorum. kimi sınıf öğretmenliği okuyor, kimi edebiyat kimi sosyoloji kimi tarih… az çok kitaplarla ilişkim olduğunu biliyorlar… kitaplarla olan ilişkilerimi asla saklamam :)

memlekette olan öğrencilerim dershane hayatından sonra peşimi bırakmazlar, hocaların verdiği kitap okuma ödevleri için kapımı çalarlar… elime bir liste tutuştururlar…

- hocam bunları iki hafta içinde okumamız lazım…

- listeye bakarım ve hocaları tebrik ederim. afferim öğretim üyeleri adam olmaya başlamış. iyi kitaplar okutturuyorlar çocuklara… listedeki kitapların yüzde 90′nı bulunur bende… ve elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. hizmet ömür boyu : )

niçin böyle bir başlık attım ki bu yazıya… öğrenciler şiir, roman gibi kitapları isterken önce türkçeciye yönelirler…. hocada sorulan hiç bir kitap yok. tutunamayanlar diyor öğrenci, yok. aylak adam diyor, yok. bu böyledir, diyor yok. beyaz gemi, diyor yok…

olması lazım mı? sorgulamıyorum. fakat derste ikinci yeniyi, cumhuriyet dönemi edebiyatçılarını, klasik eserleri falan anlatıyor. romanların içeriklerini anlatıyor. soruyorum bazen okudun mu hocam anlattığın kitapları… bazılarını dersleri geçmek için okuduk diyor… fakat kitapları elinde yok.

sonra çocuklar bana yöneldiğinde hepsini getiririm dediğimde, o bakışı görebiliyorum. ama benim suçum ne ki. ben seninle yarış halinde miyim. bende buyum. kınamıyorum seni… sen cep telefonu muhabbetine, kurtlar vadisine, ucuzluk günlerine devam et… ben kitapları temin ederim çocuklara…

- ya kardeşim adamın arkasından niye atıyorsun?

- yok be ne atması yüzüne de söylerim gerekirse… hehehe korkum var sanki..

- hem sanane?

- ?

ya bu çocuklarda dersi geçmek için okuyorlar ama…

niye satın almıyorlar kütüphane kurmuyorlar…

 şimdi de bu soru takıldı kafama.. ufff.

 

 

yürekte aşk olmazsa

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , , , on Ekim 17, 2009 by ruzigar

122112121Şu hayatın anlamını arıyordum, biraz felsefe okudum. Hah hah ha! Felsefe bir işe yaramaz bayım, tıpkı diğer bilimler gibidir. Yolunu bulmak için basit bir el lambası bundan daha iyidir. Hem unutma, yürekte aşk olmazsa felsefe beyinde hararet yapar. Şimdi obsessif nevroz mu tercih edersin yoksa servet-i fünûn’dan kalma bir verem mi? Mendillere kan tükürebilirsin, ilaç kokulu hastanelerde sabahlayabilirsin ya da örneğin, romanlara yakışır bir şekilde saat başı alman gereken ilaçların olabilir. Hımm sanırım doktor haklıydı, uyumak üzereyim… Şu beynimi bir durdurabilsem. Bir fişi olsa. Fişi çeksem ve kurtulsam. Uyusam. Her şeyi unutsam. Uyusam…

Hep Aynı Hikaye/Ömer Faruk DÖNMEZ hece yay.

fobi

Posted in Kategorilenmemiş on Ekim 15, 2009 by ruzigar

- hocam kariyer falan yapmak istemiyor musun… işinde zirveye ulaşmak…

- benim yükseklik korkum var… böyle iyiyim…