ŞAŞAKALANLARA GÖZ DEĞMEZ
A benim bahtı yârim/Padişah tahtı yârim
Yüzünde göz izi var/Sana kim bahtı yârim
Eşyaya, varlığa, kaleme ve söze iz koymak… Neyin izini?
Gözün izini…
Göz, bakmak ve görmek arasında gidip gelir.
İnsan, şaşmak, şaşırmak, şaşakalmak durumlarından hangisini seçmeli? Seçim yapmak için seçmen olmak lazım. Seçmen olmanın da şartları vardır. Birini seçtim diye durmak, ileri gitmemek, yerinde saymakta, seçmenin yapacağı iş değildir.
Önce, kâbusla başlıyor sözüne Dücane Cündioğlu. Etraftaki insanların başıboşluğunu mutluluk ve huzur gibi gösteren bir bakış var, yazara sunulan. Onlar okumuyor, düşünmüyor, sorgulamıyor. Bu durum mutluluğun işareti sanki… Peki, yazar ve rüyasındaki arkadaşı ne yapıyor: düşünüyorlar, sorguluyorlar, hakikatin ve irfanın peşine düşüyorlar. Bilginin izini sürüyorlar. Bilginin izini sürmek onlara mutluluk vermiyor. Tam tersine, huzursuzluk ve hüzün veriyor. Bilmek, farkına varmak acı veriyor.
“bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda” mısrası dilime takılıyor. Sanki Dücane Cündioğlu bu mısranın peşine takılan bir seyyah olmuşta, gözüne değen izleri bize gösteriyor. Bilmek niye ürkütür insanı, sorumluluk verdiğinden dolayı mı? Yağmur nedir? Bilgi midir? Yara nedir? Bilginin, irfanın açtığı sonsuz duygu… Çocuk kimdir? Bilginin bilincine erişen saf bakış.
Peki, kâbus nasıl bitiyor. Yazar da o mutlu(!) halkın arasına girmek için yerinden kalkmaya yelteniyor ama bir el yazarı omzuna basıp yerine oturtuyor. O el kimin eli? Yazar da göremiyor. Fakat tahmin ettiğimiz, görmesek de hissettiğimiz o el, tefekkürü, ilmi, irfanı, erdemi bize yol gösterici olarak sunan el.
Bilgi bu dünyada bizi huzursuz edecek belki de. Olsun. Şaşakalan insan durumunu yani hayretini bilinçli kabul etmiştir. Huzursuzluk gibi görünse de mutluluk şaşkınlığın ve huzursuzluğun içinde galiba.
“…dalmadıkça düşünür, şaşakalmadıkça sanatçı olunamaz. Siyaset ve ticaretin tam da aksine, düşüncenin sermayesi dalgınlık, sanatın sermayesi ise şaşkınlıktır”. Sayfa/12