Ağustos, 2008 için arşiv

sezai karakoç’a göre;

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , , , , , , , on Ağustos 31, 2008 by ruzigar

 “Kim ne derse desin, bu yeni akımın önderi, En soyutçusu, en dilcisi, en ülkücüsü, en toplumcusu, en gerçekçisi, en düşçüsü, en yabancısı, en yerlisi; kısaca bu şiirde, “en” kelimesini kullanmak gereken her durumda, İlhan Berk geliyor aklıma.”

Sezai Karakoç, İlhan Berk’in şiirinin savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) şiiri olduğunu vurguluyor…

“Dünyaya tekrar alışmaya çalışan, ölümden nasılsa kurtulmuş (yani yaşamaya taparcasına bağlı, hayatı tanrılaştırmış) insanın, acılarını yavaş yavaş unutmaya çalışan, yaralarını sarmaya çalışan insanlığın şiiriydi bu.”

 

İlhan Berk bir dünya görüşünün borazancılığını yapmamış, belki onu çok uzaktan hatırlatan, bir karınca platformunda insana ve tabiatla ilişkilerine bakmıştır. İlhan Berk’in şiirinde, dilin en anlaşılmadık yanlarının tadiyle çizilen, değiştirilip değiştirip çizilen, prova edilen, çeşitli planları denenen bir hayat, bir <hakikat> konu.

 

İlhan Berk, yaşamayı, salt yaşamayı anlattığı için, daha çok (hareket)e ve (fiil)e önem verir.

 

 

Yazının Tamamı için:

 

Sezai Karakoç/Edebiyat Yazıları/Galile Denizi/Sayfa 30–35

şiirin uç beyi de göç eyledi…

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , on Ağustos 30, 2008 by ruzigar

Teşekkür

Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi;

Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi;

Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi;

Ölümün sefil, kötü belleği içindi;

Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi,

Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi;

Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi;

İşte bütün ama bütün bunlar                             

 için sana teşekkür ederim.

İlhan BERK

*****

hoşçakal ilhan berk,

şiirler, böcekler, kuşlar ve çiçekler

yokluğunu hissedecekler…

yaza yaza kanamak…

Posted in Kategorilenmemiş on Ağustos 28, 2008 by ruzigar

“yazdıkça rahatladığımı sanıp hayatımın en tatlı yanılgısını yaşamak

…”

ömür biter yol bitmez

Posted in ruzigargüzellemesi etiketler ile , , , , , on Ağustos 26, 2008 by ruzigar

geçenlerde çay ocağında arkadaşla oturuyorum. mahalle kültüründen söz açıldı. apartmanda büyümekle mahallede büyümek arasındaki farkları, olumlu olumsuz durumları konuştuk.

oturduğumuz mahallelerin özelliklerinden bahsettik… ortak çocukluk oyunlarımızı çıkardık. etrafımızdaki insanlar politikadan konuşuyorlardı. zerre kadar umrumuzda değildi. sonra şey oldu. bir mahallede ortak bir yanımız çıktı. berber cafer… cafer dayım benim anne tarafımdan akrabamdı. annemin amcasının oğlu. annemin amcasını da hatırlıyorum. raif dedem. bize gelirdi… bembeyaz sakalları vardı. dedemin radyosunu kulağına kadar götürür ajansı dinlerdi. demirele kızar dururdu. bize getirdiği şekerlerin tadı damağımdadır hala… beni ve kardeşlerimi mıncıklayarak severdi… Allah rahmet eylesin…

cafer dayım berberdi. saçlarımız ilk onun makasıyla tanıştı. küçük bir dükkanı vardı. şirindi. sobası yaz kış dururdu. kaldırmazdı. küçük demlikler gözümün önünde hala… sonra dükkan çerçevelenmiş resimler, fotoğraflarla doluydu. en çokta oğlunun fotoğrafları… cafer dayımın oğlu güreşçiydi… dünya şampiyonluğu bile olmuş… güreşi severdi cafer dayım. pehlivan gibi yiğitti.. şimdi yaşlandı tabii… çöktü… berberliği bıraktı. bir dönem dükkanını işletirken işleri iyi gitmiyordu. kuaförlere yenildi o şirin dükkan… çocuklar yeni sitillere ayak uydurunca, cafer dayım belki de küstü berberliğe… hep camii cemaati geliyordu dükkanına… yaşlı amcalar ve sitil bilmeyen çocuklar…

arkadaşımda cafer dayımın dükkanına çok gitmiş. akrabam olduğunu söyleyince sevindi… ortak yanımız bu hatıra oldu geçmişten. dükkandaki çerçeveli bir resmi hatırladı arkadaşım. o söyleyince bir anda benimde gözümün önüne geldi ve bir süre o tabloyu hatırlamanın sevinciyle tebessüm ettik, güldük… resimde uzun bir yol vardı ve altında: ÖMÜR BİTER YOL BİTMEZ  yazıyordu… ben bu hatıranın güzelliğine daldım bir süre, çayımı yudumladım. etrafımızdakiler hala politikadan  konuşuyordu ve kulağım kirleniyordu… büyünün bozulmaması için uzaklaştım ordan…

orhan pamuk’un bavulu,dedemin radyosu…

Posted in ruzigargüzellemesi etiketler ile , , on Ağustos 26, 2008 by ruzigar

dedemin radyosu vardı. harbiden karakutuydu. çok severdim o radyoyu.  haberleri dinlerdik.  ortaokullu yıllarımda  saddam kuveyte saldırmıştı galiba. sonra arada bir israile füze gönderirdi. dinlerdik dedemin radyosundan. radyoya hayretle bakardım. kim konuşuyor derdim böyle… bir ara babaannemin örgü şişiyle hoparlör kısmını delip içine bakmaya yeltendim iyi mi…
terete li günlerdi. sevdiğim şarkıları hatırlamaya çalışıyorum şimdi… fatih kısaparmak “karam, kaşı karam gözü karam sıla kokar…” diye söyler bende mırıldanırdım. ilhan iremi çok severdim.hangi şarkısıydı belki sazlıklardan havalanan şarkısı olabilir.”konuşamıyorum konuşamıyorum” kısmını çok severdim. birde kim vardı edip akbayram. “hava nasıl oralarda üşüyor musun… kar yağıyor saçlarına…” yeni türküyü de hatırladım şimdi. “telli telli şu telli turna sanma ki yaralı uçmaz bir daha… sakın çıkma patika yollaraaaa…” çocukluğumun ilk şarkıları. bu şarkılar kış günlerini hatırlatıyor daha çok. eve kapandığımız günler demek ki… yoksa yaz aylarında radyo ile ne işimiz olabilirdi ki… bizim dünyamız sokaklardı. o zamanlar asayiş berkemaldi, mahallemiz bizim sığınağımızdı…

 

 

Çağrılmayan Yakup – Edip Cansever

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , on Ağustos 24, 2008 by ruzigar

Sonra bir şey daha vardı anlamadığım:
Yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde

                   Çağrılmayan Yakup – Edip Cansever

sahi neydi senin adın…

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile on Ağustos 18, 2008 by ruzigar

otobüs beklerken gördüm seni… merhaba dedim içimden… mahzundun… çalının, çerçöpün içinden hayata açmıştın gözlerini… yalnızdın… ne işin vardı senin ıssız bir duvar dibinde… canım yandı birden… otobüsüm geldi, selam verdim sana gözlerimle… hoşçakal dedim… yine karşılaşır mıyız bilmem ama iyi bak kendine…

“aldırma çiçek

bu da geçecek/mevlana idris”

portakal yokuşu

Posted in Kategorilenmemiş on Ağustos 16, 2008 by ruzigar

Portakal tadındaydı üşümelerim/sıkıyordum bardağa sıkıntılarımı/Beni ısıtan yeryüzü ve tanışlarım/hadi uğurlayın artık beni/bir müziğin mistik yolculuğuna. Portakal yokuşu öyle benim öyle yalın/Kuruçeşme’den bakarken, Boğaz’ımı ıslattığım sabahın dinginliğinde/mazi gibi damağımda kalan tadı portakalın…

 

Bir yüreğe nasıl inilir/nasıl yelken açılır bir denize

Bir limana nasıl yaklaşılır

Neydi sahi senin görünmeyen adın/

Acemi balıkçılar gibi vuruyor teknem kıyına

Gidiyor işte yüreğimde bıraktığın portakal tadın.

 

 

Sabahıydı portakal mevsiminin/Mezarlık yolundan inerken bir kilise önünden geçerken

Olan olmuştu bana/dilime doladığım şarkıydı bu/Girmişti her gece rüyalarıma

Sonra doğum günü şarkısı gibi sunulmuştu bana/Sevinmiştim tamam demiştim ne güzel! Tanrım uslanmayacaktım/Portakal yokuşu işte o zaman

Senin manzaranı çerçeveletip/Asacaktım uykumun masalsı duvarına…

 

Üşüyorum yine portakal tadında solgun kazaklarım kaldı eski fotoğraflarım

Ben gittim biliyor musun/senden değil en çok kendimden gittim.

Hani mezarlıktan inerken bir kilise önünden geçerken/Dilime doladığım o şarkı vardı ya

Bitti mi dedim ey sevgili portakalım/Her portakal artık hüzündür bana/ adını güz gecelerinde hatırlatır/bir yokuşa verilmiş adınla

 

Tırmanıyorum hep bir acıya

Ağzımdaki sıkıntı tadıyla…

Ah! Bir hüseyni makamına durdu gözlerim

Sahi, neydi senin görünmeyen adın.

 

hüzündür bize düşen..

Posted in Kategorilenmemiş etiketler ile , , , , , on Ağustos 14, 2008 by ruzigar

erdem beyazıtımızı yakın bir zamanda maveraya uğurladık… “telgrafın tellerini kurşunlamalı böyle değildi bu türkü bilirim” diye başlayan bir şiir… Sana, Bana, Vatanıma ve Ülkemin İnsanlarına … titrek sesiyle murat kapkınerden dinlemiştim erdem beyazıtın şiirini… sonra sebep ey ve diğer şiirleriyle tanıştım… ölüm bize ne uzak bize ne yakındır ölüm/ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm/demişti şairim… ölümsüzlüğü tattı… rahmetle…

http://video.google.com/videoplay?docid=-3072707681182849022&hl=en

****

mahmut derviş’de vefat etti… ortadoğu yetimdi zaten… mahmut derviş’de gidince iyice yalnızlaşacak… ortadoğu zaten yalnızdı… mahmut dervişin sesi, yüreğimizde çağıldıyordu… çağıldamaya devam edecek… yetimlerimize kim sahip çıkacak… kaydet dünya, bir arap şiirleriyle yaşayacak….

****

yazgıma kana kana…

Posted in Kategorilenmemiş, ruzigargüzellemesi etiketler ile , , , , , , , , , , , , , on Ağustos 14, 2008 by ruzigar

sabah ezanı okundu okunacak… odamdaki sessizlik duyuluyor sadece… pencerem açık… namaza giden yaşlı bir amca var… hiç görmedim kendisini… ama hergün gidiyor camiye. aksatmadan… sadece bastonun sesisini işitiyorum… bazan mırıldanmalar da duyuyorum… birşeyler okuyor herhalde… kaç yaşında acaba… belki 65 belki 73… merak etmedim de değil… ama bakmayacağım pencereden… sadece bastonunun sesi… belki değildir… belki gece vardiyasından dönen birisidir kimbilir… kendisini güvende hissetmek için yanında değnek taşıyor olabilir… köpek var, sarhoş var… kimbilebilir…

****

kışın fotokopi için bir kitapçıya girmiştim… fotokopiler çekilirken raflardaki kitapları karıştırmaya başladım… kitapların arasından metis yayınlarından çıkmış bir kitap gördüm… elime aldım karıştırdım… tekrar raflara baktım… bu kitaba benzer başka bir kitap göremedim… diğer kitapların içinde öyle alakasız duruyordu ki… tekrar inceledim… ismi dikkatimi çekti… ÇÜRÜMENİN KİTABI… çekici bir ismi vardı… biraz karıştırıp bir kaç satır okudum… okudukça içine çekti beni… çünkü öyle büyük laflar ediyordu ki yazar… bir an kafka, dostoyevski, sartre, camus gibi isimler geçti belleğimden… yazarın ismine baktım… yok daha önce hiç duymamıştım… emil michel cioran … ilk kez duyuyordum… kitabı hemen almadım… aradan ne kadar geçti bilmiyorum ama kitap bıraktığım yerdeydi… ve çürümenin kitabını raflardan kurtardım… yazarı tanıdım… ve bir dostum daha oldu dedim… geçen bir arkadaşla yaptığım sohbette arkadaş bana cioran okumalısın dedi… ve diğer kitaplarını almak için can atıyorum şimdi…..

“biz hepimiz, huzurun anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz”

modern olmak çaresizlik içinde şunun bunun ucundan tutmaktır.” gibi birçok aforizmasını ekşi sözlükte bulmak mümkündür…

*****

eğer günlerden birgün nasip olur da bir kitabevi açarsam veya bir sahaf, adını GÖĞE BAKMA DURAĞI koyacağım…

*****

yeni türkünün bir ezgisi var… telli telli şu telli turna diye başlayan bir ezgi… murathan mungana aitti sözleri galiba… neyse ezgide geçen “biz büyüdük ve kirlendi dünya” diye bir mısra var… düşündüm de büyüdükçe mi kirletiyoruz dünyayı… yoksa dünya kirli de çocuk gözümüzle fark edemedik mi… yoksa  o temiz dünyanın kirli olduğunu büyüyünce mi anlıyoruz…

*****

kelebek ve dalgıç isminde bir film izledim… duygu sömürüsüne yer vermeden işlenmiş bir film. dünyayı sadece sol gözüyle hissedebilmek, sol gözüyle konuşmak ve sol gözle kitap yazabilmek… bedeni dalgıç giysisine hapsetmek ve hayallerle, anılarla ayakta kalabilmek… hayalde kelebekleşip özgürleşmek… “kendime acımaktan vazgeçtim. farkettim ki gözümden başka iki şey daha var sahip olduğum. hayal gücüm ve hafızam” (filmden)

*****

osman özbahçe’nin şiirlerini okuyorum.. şule yayınlarından çıkan kitabı: DÜŞMANLIK

konuşan şiirler, okurken yormayan… ama şiir bittikten sonra düşün düşünebildiğin kadar ve kafa yor… şiir yormalı okuyucuyu, düşündürmeli, hazırcı yapmamalı… tadı öyle daha güzel çıkıyor…

“…

ben büyük şeyler yapmak istiyorum

“hayatta durmak!”

bunu bütün gücümle bağırmak

gücümü gücüme vurmak

her vuruşta gücüme

bin boğa deviren bir güç vurmak

…..” (şimşek şiirinden)

ben büyük şeyler yapmak istiyorum… mısrasından sonra insanın aklına gelir… büyük şeylerden söyleyin mesela…

şair için hayatta durmak… hem büyük şey.. hem güç şey…